Can Kaymaz ile Blog Yazarlığı üzerine söyleşi

M.Can Kaymaz: Hakkı hocam öncelikle size teşekkür etmek istiyorum. Size söyleşi fikrimi açtıktan sonra, samimiyetle karşılık verdiniz ve söyleşiyi daha yararlı hale getirmek adına fikirlerinizi paylaştınız. Söyleşiye başlamadan öğrenmeye başlamak çok güzel oldu gerçekten. Bloğumda konuk ettiğim değerli misafirlerime hoş geldiniz diyerek başlıyorum ben genelde. Size de hoş geldiniz diyerek, kapıları aralamaya başlayayım isterseniz 🙂

Hakkı Öcal: Hoş bulduk canım Can. Senin konuğun olmak onur verici. Senin gibi çalışkan, verimli ve başkalarına göre daha büyük sınavlara tabi olduğu halde başkalarından daha gayretli bir kişinin konuğu olmak daha da onur verici.. Bir husus daha var, başlamadan belirtmek istediğim: Seni, sadece çalışkan, verimli, gayretli olarak tanımadım. Mesajlarından, yazılarından ve başkalarıyla yaptığı konuşmalardan son derece zeki bir genç olarak da tanıdım. Yani bir bakıma korkmuyor da değilim böyle açık çek vermiş olmaktan.

Derim ki bu sohbeti yayınlayacağın zaman, uyguladığın Google Docs tekniğini de anlat. Sanırım “teknolojiye hakim olmak” veya İngilizcesiyle “resourceful” olmak böyle bir şey olsa gerek. Bundan da öğreneceğimiz çok şeyler olabilir okuyucular olarak.

M.Can Kaymaz: Açıkçası size Hakkı Öcal kimdir sorusunu sormak istemezdim. Çünkü sizi epey tanıyor, biliyor ve takip ediyoruz. Fakat bilmeyen olabilir veya sizden duymanın farklı olacağı düşüncesiyle, kısaca kendinizden bahseder misiniz…

Hakkı Öcal: Bilmeyenler olabilir değil; olmalıdır. Doğanın yasası bu!

Ben hayatıma gazeteci olarak başladım. Ankara’da SBF’de okurken, Hürriyet’in Ankara bürosuna girdim. Sonra Hürriyet beni İstanbul’a aktardı. Bu sırada Boğaziçi Üniversitesi’nde  master-doktora çalışması yapmaya başladım. Doktora okumaları için Harvard’a gittim; orada bilgisayarla daha yakından ilgilendim; neredeyse tezi bırakıp bilişim okumaya başladım diyebilirim. Döndükten sonra Hürriyet’ten ayrıldım; başka gazetelerde çalıştım. Daha sonra da gazeteleri tümüyle bırakıp radyo-televizyon işine geçtim. Buna paralel, üniversite ve meslek okullarında bilişim teknolojileriyle ilgili dersler verdim. Bu sırada kişisel bilgisayarın ülkemizde hızla yayılmasına paralel olarak bilgisayar dergilerinde yazılar yazdım.

M.Can Kaymaz: Sizin yazarlık geçmişiniz, çeşitli gazetelerdeki görevleriniz, internet dünyasında ki yazılarınız merakla ve ilgiyle okunuyor. Şunu biliyoruz ki, bu konuda fazlasıyla tecrübelisiniz. Günümüzdeki blog yazarlığı ve yazarlık kavramından başlayalım ve şu iki soruyu ardı ardına sorayım. Günümüz yazarlarının şekillendirdiği yazarlık kavramı nedir ve ne değildir?

Hakkı Öcal: Ne olmalı, ne olmamalı diye anlıyorum sorunuzu. Blog yazarlığı, diğer herhangi bir tür yazarlıktan farklı olmamalı. Geleneksel medyada, medyanın türü, bazen yazarlığın ne olduğunu-ne olmadığını belirler. Diyelim ki dergi yazarlığı, çoğunlukla gazete yazarlığından farklıdır. Dergide daha uzun analizler yapabilir, daha geniş bilgiler verebilirsiniz. Seri halinde yayınlanmıyorsa, gazete yazarının böyle bir imkanı olamaz. Bu sebeple gazete yazarları çoğunlukla bir iki gerçeği alt alta sıralayıp, bunların genişletilmesi yükünü okuyucuya bırakıp, hemen sonuç çıkartmaya giderler. Dergi yazarı gibi, varacağı sonucun ikna edici olması için, fazla çaba gösteremez gazete yazarı. Sanırım bundan dolayı gazetelerin makale yazarları, eğer onları uzun zamandır okumuyorsanız, görüşlerini uzun zamandır takip etmiyorsanız, kolayca yanlış anlaşabilir ve kolayca polemiğe dönebilirler. Dergi yazıları, çoğunlukla kavga çıkartmazlar!

Gazete ve dergi yazılarının ortak yönü ikisinin de sağlam bir akıl yürütmeye dayalı olma zorunluğudur. İster uzun uzun gerçekleri sıralayıp, ister bir iki noktadan sonra hemen sonuca varsın, eğer akıl yürütme sürecinde, genel kabul görmüş ve adına sağduyu dediğimiz temel ilkelerden uzak, kendine bir mantıkla bir sonuca varırsa, sanırım insanlar bu yazari bir daha arayıp sormazlar. Mantıksızlığın türlü adları vardır: Mugalata bunlardan biridir. Safsata bir diğeridir. Eğer bilinen, klasik, insanlığın ortak değeri olan retorik ilminin ilkelerine aykırı davranırsanız, okuyucular vardığınız sonucu bırakır ve sizi, mantığınızı veya mantıksızlığını, akıl yürütmedeki becerinizi veya bereciksizliğini tartışmaya başlarlar.

Bu ilkeler blog yazarlığında da geçerlidir, bence. Gördüğümüz blog yazıları genellikle kısa oluyor. Belki de blogculuk, dergilerden önce gazete yazarlarını çektiği için, bloglarda bugün bir gazete makalesi havası hakim. Diğer Internet yazıları, Internet dergilerinin içeriği daha çok dergi yazısı havasında: uzun ve ayrıntılı. Bloglarda bilgi değil, daha çok yargı hakim.

Açık söylemek gerekirse, gazetelerdeki mantıksızlık, gazetelerdeki safsata, mugalata hemen hemen aynen, bloglara da yansıyor. Aynı kavgacılık, aynı kavga çıkartmaktan çekinmez gibi görünen tutum, blogların çoğuna da yansıyor.

Bir de bloglarda diğerlerinden farklı bir diğer zaaf var: devamsızlık!

Gazete ve dergi, yazarlarını en azından sözleşmeleri ile belirli bir aralıkla yazmaya zorlayabiliyor. Ama bloglar öyle değil. Blog yazarları, canları istediği zaman yazıyorlar çoğunlukla! Böyle olmamalı. İşini ciddiyetle yapmak isteyen bir blog yazarının ilk ilkesi, kendisine belirli bir yazı yazma aralığı koymak–haftada iki kere mesela; üç kere.. Haftada bir.. 15 günde bir, ne ise–ve buna sadık kalmak olmalıdır.

M.Can Kaymaz: Şuan internet yazarlığı olarak tabir edebileceğim dünya çok fazla tercih ediliyor. Ki dünyamız dijitalleşme sürecinde ilerlerken de bu çok normal geliyor bana. Şunu sormak istiyorum, şu andaki internet yazarlığını geçmişten günümüze değerlendirdiğimizde nasıl bir yol çizdi? Bu işin tarihinde önemli noktalar, bizi bir değilde üç basamak öteye götüren gelişmeler nelerdi?

Hakkı Öcal: Herşey BBS’lerle başladı; Forumlarla devam etti. Sonra IRC ve ICQ dönemlerinden geçtik. “Chat” dönemi var bu arada hayatımızda uzunca bir süre. Sonra, gazete ve dergiler Internet’i, daha doğrusu Web’i keşfettiler. Her gazetenin bir Web sitesi olması adeta zorunluk oldu.

Gazete-dergide yazmayan, IRC-ICQ ve Forum geleneğinden gelip ama onları aşan bazı kişiler oldu hayatımızda. Bu kişilerin sürekli yazmasını istedik; pazar oluştu yani. Talebin olduğu yerde arz vardır, ekonomik yasalar gereği ve bu ortaya Web Log olayını çıkarttı; “blog” doğdu.

Aynı ekonomik yasaların bir diğer sonucu da arz’ın talep yaratmasıdır ki, 24 saatte bir gazetedeki köşesinde, veya haftada-ayda bir dergideki sütununda yazmak yerine Internet’te her gün, her saat yazan yazarların ortaya çıkması, bizi bir adım daha öteye götürdü ve mikro-blog’lar yani Facebook, Odniklasniki, FreeBao, Twitter, Google Plus, ve daha niceleri ortaya çıktı. (http://en.wikipedia.org/wiki/Microblogging)  Mesajını fotoğraf ve video yoluyla vermek isteyenler için de çeşitli mecralar doğdu. YouTube, Vimeo ve benzerleri, Tumblr ve benzermleri.

Bu gelişimin en önemli itici motoru, IP-tabanlı iletişimin getirdiği, hükumet ve büyük sermaye denetiminden özgür haberleşmenin kendi pazarını yaratması oldu. Her ülkenin, her toplumun bu devrime katılmada kendi dürtüsü, kendi beklentisi var. Türkiye gibi, gelişmekte olan Orta Doğu ülkelerinin IP devriminden beklentisi, mikroblogların, katılımcı olmayan siyasal ve sosyal sistemlerine bir alternatif sunmasıdır, sanıyorum. Gelişmiş veya sanayi-ötesi toplumlarda, büyük sermaye+derin devlet işbirliğinin denetimindeki ana-akım iletişim araçlarının tahakkümünden kurtulma arzusu bir saik olmuştur, sanıyorum. Ama özetle, bugün YouTube’dan Tumblr’a, Twitter’dan Facebok’a (ve başka başka ülkelerdeki benzerlerine) mikroblogların ve tabii blogların başarısının temelinde özgürlük talebi, paylaşma arzusu, haber ve fikir edinme hakkı yatıyor.

M.Can Kaymaz: Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de blog yazarlığı çok tercih edilen bir alan. Kişiler kendilerini ifade ediyor, bilgilerini paylaşıyor, belli bir konuda fikirlerini söylüyorlar. Fakat dikkati çeken şey, çok nadir sevilen yazarlar çıkıyor. Şu söylenebilir, “Tabii ki öyle olacak, iyi yazarlar kolay çıkmaz”. Evet ama, bizdeki oran çok düşük. Bunu siz neye bağlıyorsunuz. Yani blog veya herhangi bir ortamdaki (internet) yazarlarda, ne eksik? Neyi göz ardı ediyoruz? Fazla araştırmıyor muyuz, samimiyetsiz miyiz?

Hakkı Öcal: Üzülerek ama samimiyetle söylemem gerek: Benim henüz gazeteden-dergiden tanımadığım sadece blog’u ile tanıyıp bağlandığım–IT dışında–yazar yok! İngilizce yazanlar arasında var; ama Türkçe yazanlar arasında yok! Sebebi ne? Belki benim dar görüşlülüğüm, çok aramamam. Ama şu kadar yıldır, bir blog yazarı da çıkmaz mıydı benim gibi çok araştırmayanların gözüne yazısını sokacak biri? Yani ne bileyim, öyle bir yazı yazar ki bir blogcu; geleneksel yayın organları, veya Internet haber siteleri, dayanamaz alıntı yaparlar; siz de okursunuz ve takılır kalırsınız bu kişiye.. Gider sitesini bulursunuz, sık okunanlarınıza eklersiniz; abone olursunuz. Yok öyle biri! IT’ci dostlarım var; yani kendisini ve blogunu IT’ci oldukları ve bilişim teknolojilerinden söz ettikleri için izlediğim. Ama siyasal, sosyal, kültürel konularda benim takip ettiğim, aksatmadan izlediğim kimse yok. Bazı gazete-dergi yazarlarını gazetesinin-dergisinin sitesinden değil kendi blogundan izlediğimi de söylemeliyim; sebebi gazetesine ve dergisine ziyaretçi kazandırmak yerine, doğrudan kendi sitesine giderek, bir yararım olmasını sağlamak arzusudur. Bir tık bir tıktır! Ve eğer sitesi ilan-reklam geliri ile ayakta duruyorsa, bu alanda kendisine yardımcı olmaktır!

Şimdi burada “Bizde neden batıdaki gibi binlerce-yüzbinlerce düzenli ziyaretçisi olan blog siteleri yok?” diye bir analize kalkışacak değilim çünkü elimde veri yok. Bu gibi soruların cevabı mutlaka analytics ile, soruşturma ile blunabilir. Yani imkanım olsa, bir omnibus araştırmaya, şöyle bir kaç soru koydurttururum:

Haftada kaç kere Web’e giriyorsunuz?

Haber siteleri, gazete siteleri, dergi siteleri, blog sitelerinden hangisine haftada kaç kez giriyorsunuz?

Bu sitelerden hangileri neden ilginizi çekiyor?

Ki bu sorunun karşısına “Derin analizi”, “Sık güncellenmesi”, “Eğlenceli oluşu” ve benzeri gibi 20-30 (yine araştırmaya dayanan) “sebepler” sıralar ve bunlardan uygun olanların tümümün işaretlenmesini isterdim.

Elimde VOA, BBC, Deutche Welle gibi uluslararası yayıncıların yaptırdığı bazı araştırmaların sonuçları var; özellikle günlük haber kaynağı olarak hangi sitelerin tercih edildiğine ilişkin sağlam diyebileceğim verilere sahibiz. Ama bunların arasında kişisel bloglarla ilgili veri yok. Çünkü korkarım ülkemizde henüz böyle bir olgu yok!

Ne bireysel, ne de kollektif blog, henüz ülkemizin Internet kaynaklarından birisi değil.

Veya ben bu konuda son derece gerideyim, son derece cahiliyim olup bitenin; olayların gerisindeyim. Internet haber sitelerinin, sadece Internet sitesinde yazan yazarlarını tanıyorum. Ama Internet Haber Sitesi mensubu değil de, kişisel ve grup olarak oluşturulmuş bir blog sitesinden söz edeceksek, henüz benim dünyama böyle bir olgu girmedi Türkiye’den. Geleneksel medya ve Internet haber siteleri, blog olayının dünyada yarattığı şimşeği çalmak için kendi bünyelerinde, kendi yazarlarına bloglar oluşturduklarını görüyoruz. Bu yazıların blog sayılması için–öne sürülebilecek–dört beş kriterden sadece birine, klasik medya veya Internet sitesindeki yayın frekansından daha sık yazma özelliğine sahip olduğunu dikkate alırsak, bunları kelimenin doğru anlamıyla blog saymamız kolay değil. Fakat bu durum, bana–tekrar edeyim, elimde araştırma olmamasına rağmen–bazı çıkarsamalar yapma imkanı veriyor.

Şimdi, biliyoruz ki otomobilde radyo, akşamları televizyon, gündüzleri ve geceleri Internet’in işgal ettiği bireysel iletişim haritamızda hepimiz, bireysel kaynaklara daha az, daha az, giderek azalan oranda, zaman ayırabiliyoruz. Bütün bu yayınlar, YouTube’e koyduğunuz videolar, Twitter’da paylaştıklarınız, Facebook sayfanız, bizim giderek kalabalıklaşan günlük iletişim çizelgemizde, giderek daha az “dikkat aralığı”na sahip hale geliyorlar. Bu kalabalık çizelgede yer edinebilmeniz için, çok ama çok farklı olmanız, eğer bildiğimiz hikayeleri anlatacaksanız çok farklı bir narrative’e, söyleme, anlatış tarzına sahip olmanız gerekiyor. Eğer farklı olamayacaksanız, “Ben de.. Ben de…” diye, öğretmenin dikkatini çekmek için parmak kaldıran onlarca çocuk arasında çırpınan bir ilkokulludan farkınız olmayacaktır.

Hele bunu yapmaya kalktığınızda hiç ama hiç bilinen birisi değilseniz!

Diyelim ki bir televizyonun açık oturumlarında, veya diğer “konuşan kafa” programlarından birinde tanınan birisi değilseniz.. Bir gazetenin, derginin imkanları ile haftanın şu kadar günü şu kadar bin kişiye yazılarınız-çizileriniz sunulmuyorsa ve siz bu yolla bir zemin oluşturmuş değilseniz, sadece blog yoluyla ve giderek kalabalıklaşan bir bulvardan geçip giden binlerce kişiden birisi olarak, yolun kenarında durup bu kalabalığa bakmakla yetinen biz “ziyaretçi” güruhunun dikkatini çekmeniz ne kadar mümkün olabilir?

Bunun bir kaç yolu var tabii! Birinci ve en etkili yol, en zor olanı: sebat ile, azim ile, ve sosyal medyayı kullanarak, ve Search Engine Optimization denen şeyi öğrenerek ve uygulayarak bir kaç yılda kendinize bir isim oluşturmak. Internet artık eskisi gibi, kişilerin kaynaklarını ağızdan-kulağa yayılan sözlerle oluşturdukları bir ortam değil. Eğer Internet haber siteniz veya blogunuz varsa ama bunun Facebook’ta bir sayfası ve Twitter’de bir kişiliği yoksa, Internet haber siteniz veya blogunuz yok demektir! Blogunuz sizin ilgi alanınıza giren kavramlar yumağından (tag cloud da diyebiliriz) herhangi bir kelime arandığında, arama sonuçlarının ilk sayfasında yer almıyorsa, blogunuz yoktur diyebiliriz! Bugün en tanınmış, en bilinen, günlük trafiği milyonlarla ölçülen sitelerin bile ziyaretçilerinin ortalama yüzde 40’ı, arama motorlarının gönderdiği trafiktir. Dolayısıyla, blog sitesi açan bir kişi, blog yazarı, sosyal medyayı akıllıca kullanırsa, arama motorlarında kendi konumunu optimize edebilirse, ve tabii tanınmak için bir kaç yıl (bazen 5-10 yıl) azim ve sabırla uğraşırsa, amacına ulaşabilir, diyebiliriz.

M.Can Kaymaz: Blog yazarlığı ya da yazarlık sıfatı her yazana verilmeli mi? Her blog yazarı klasik anlamıyla yazar mıdır? Ülkemizde bir çok alanda yazan kimseler var ve herkese yazar denmesi biraz garip geliyor. Belirli kriterlerde toplamak gerektiğinde kimler yazardır? Ya da yazarların nitelikleri ne olmalıdır?

Hakkı Öcal: Haklısın. Her yazana yazar denmemeli! Fotoğraf çeken herkese “fotoğrafçı” denmediği gibi! Bu, sorunun kolay cevabı. Zor tarafı kime yazar deneceğidir, ki ben şu kadar yıl gazete-dergi yazarlığı ile hayatını kazanmış bir kişi olarak itiraf edeyim, bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Ama biraz irdeleylebiliriz konuyu. Gazete-dergi yazarları ile blog yazarlarının ortak tarafları çok; bu sebeple bir gazetede analitik yazıları yayınlanan herkese yazar dendiği gibi, bir Web sitesinde, ki bu bir Internet haber sitesi olabilir, bir kişisel blog sitesi olabilir, sürekli yazan kişiye de yazar denmelidir. Denebilir. Fakat yapmakta olduğu bir işten dolayı bir kişiye bir meslek izafe edecek isek bunun sürekliliği kadar bir yaşam tarzı olması da önemli. Yani blog yazarının tek işi değilse bile en önemli işlerinden biri bu yazarlık olmalı ve kendisi belirli bir süre sonra belirli bir çevrede böyle tanınmalıdır.

Tabii en kolay kriter, bu işten para kazanıyor olma kriteridir, ki amatörle profesyoneli birbirinden ayırma ölçüsü olarak da para kazanma veya hayatını o işle devam ettirme kriteri aranması bu öneminden dolayı olsa gerek. Bir amatörün bir işi kötü yaptığı suçlamasına karşı, “Ama ben profesyonel değilim ki! Bu işi amatörce yapıyorum!” savunması, mesela, bence son derece yanlıştır, çünkü bir işi amatörce yaptığını iddia eden kimse, mesela çoğumuzun olduğu gibi “amatör fotoğrafçılar” veya “amatör videocular” böyle bir savunmayla işlerindeki hatadan kolayca beraat edemezler. Benim bir konunun amatörü olmam, o işi savrukça yapmama mazeret olamaz. Eğer birilerini, başka insanları söz gelimi “fotoğrafçı” olduğuma inandırmak üzere ortaya bir takım fotoğraflar koymuş, sergiler açmış, veya fotoğraf sitelerinde yayınlamışsam, bu suretle kendisini meşgul ettiğim bir ziyaretçi, bir kullanıcı, bir izleyici fotoğraflarımın hemen hepsinde iç dengelere dikkatsizlik görüyorsa, ışık değerlerini sürekli az veya sürekli çok buluyorsa, fotoğraflarımdaki ufuk çizgisi dalgalı bir denizde yalpalayan bir denizci gibi bir sağa, bir sola meyletmişse, o noktada kendimi “İyi ama ben zaten amatörüm!” diye savunmam, izleyenlere karşı işlediğim haksızlığı, kendim hakkında gerçeği aykırı beyanda bulunmuş olma aczimi örtmez. Amatör olarak bile olsa kendimi blog yazarı olarak ortaya sunmuşsam, benden beklenen şeyler olması gerekir.

Sürekli yazmak ya da kendim için koyduğum yazı frekansını (hergün mü, hafta bir mi, ayda bir mi? Ne ise!) dinsel bir sadakatle korumam şarttır.

İnsanlara karşı vaadinizin en basiti olan yazı yazma aralığına sadık kalmayacaksanız, diğer “yazar” sıfatının ima ettiği diğer niteliklere sahip olduğunuza neden inanalım?

Nedir bir diğer nitelikler? Bir gazete-dergi yazarından beklenen şeylerin başında kaleme aldığı konuda ortaya sürdüğü bilgilerin doğruluğuna kefil olduğu gelir. Söz gelimi, bilişim teknolojisi konusunda yazan bir blog yazarı diyelim ki gazetelerde-dergilerde veya televizlonlarda kendisinden “blog yazarı” diye söz ediliyor bir yazısında Mac OS’te sistemin bir parçası olarak güvenilir, yetkin, denenmiş ve başarılı bulunmuş bir yedekleme sistemi bulunmamasını eleştiriyor ve bu sebeple Apple’a geçmenin yanlış olacağını savunuyorsa, benim okuyucu olarak bu eleştirilere temel teşkil eden bilginin doğru olduğuna, gerçekten MacOS’te mesela Time Machine diye bir program bulunmadığına güvenmem gerekir. Eleştirinin kendisine geçmeden, yani aşırıya mı kaçmış, sadece bu sebeple Apple’a geçmeme tavsiyesinde bulunmanın yerinde oluşuna veya olmayışına bakmadan, yazının temelini teşkil eden bilginin doğruluğuna inandığımı bilmesi gerekir yazarın. Eğer ele aldığı konuda okuyucusuna aktardığı bilgilerin yüzde 100 doğru olmasını sağlama gibi bir gayreti yoksa bu kişinin, ona benim kitabımda yazar denemez. Hele günümüzde olduğu gibi, araştırmanın çok kolay olduğu bir devirde, hatalı bilgiyle yola çıkan insana, hiç kimsenin kitabında yazar denmez.

Hepimiz insanız; belleğimiz bazen bize oyun oynar! Bunun için de gazetelerde-dergilerde, metne dayanan programlarda kullanılan metinler için televizyonlarda-radyolarda “gerçekleri kontrol eden editör” namıyla bir takım insanlar bulunur. Eskiden bu işlevi düzeltmenler yerine getirirdi ve gazetelerin “tashih servisleri” baştan aşağı ansiklopediler, sözlükler, “Facts-on-file” türü yayınların fasiküllerinin bulunduğu klasörlerle donanmış olurdu. Bazen bir yazı için bir düzeltmen bütün bir öğleden sonrasını harcardı. Hürriyet’te bir keresinde bir düzeltmen arkadaşın kalkıp Beyazıd Kitaplığına gittiğini hatırlarım!

Bir yazıyı yazı, yazanı da yazar yapan unsurların başında doğruluk geliyorsa, bunun hemen arkasından gelecek unsur, tarafsızlık veya “karşı tarafı da adil biçimde yansıtma” çabasıdır. Bu adaletli olma çabası bazen insanı hatadan da kurtarır. Diyelim ki siz iyi bir yedekleme sistemi olmadığı için Apple bilgisayarlarına geçmenin yanlış olacağını yazıyorsunuz; peki yazınızda bu görüşe katılmayanların bulunduğunu da belirtiyor ve onların karşı-görüşlerinden örnekler veriyor musunuz? Bu amaçla görüş almak amacıyla arayacağınız bir Apple uzmanı, sizi ilerde çok utandıracak bu yazıyı yazmanıza daha sohbetinizin birinci dakikasında engel olacaktır. Diyelim ki yazınızda maddi hata yok; ama en azından bir karşı görüşe yer vererek, sizi önyargılı olmakla suçlayacak bir çok kişinin elinden şimşeklerini almış olacaksınız.

Bir çok başka şey sayabilirim ama lafı uzatmamak için bir başka kriter daha belirtmek istiyorum: mantığa saygı! Bir çok yazı, makale, esasında bir kaç gerçeği sıraladıktan sonra, bu gerçeklerin basamaklarıyla, bir hükme bir sonuca varan analizlerdir. Bir analizin yapana ‘yazar’ dedirtmesi için mantığın bilinen bütün ilkelerine riayet etmesi, yani mugalata sayılmaması gerekir. Diyelim ki yazınızda Mac OS’in Windows’a göre daha iyi bir işletim sistemi olduğunu savunuyor ve tersini söyleyenleri de yerden yere vuruyorsunuz. Bu arada filancadan bahsederken diyorsunuz ki: “O bunu söylüyor çünkü geçen gün Microsoft’un bir sunumunda kendisini bir çok armağanlar alırken gördüm.”

Bu mantığın bilinen bir kaç kuralını birden ihlal eden bir ifadedir. Ele almanız gereken o kişinin Windows’un üstünlüğü olarak sunduğu unsurlardır ve kendinizi onunla sınırlamalısınız. Bir kişinin savunduğu bir görüşü derisinin rengi böyle, gözünün rengi böyle, kendisi bilmem kiminle arkadaş diye savunduğu kanısında iseniz, bu belki ayrı bir yazı konusu olur; ama bunu kanıtlamanız, hemen hemen imkansız olacağı için size hemen hemen hiç bir şey kazandırmaz. Özetle yazılarınızda diye gelen akıl-yürütme süreçleri, sizin akıllı olduğunuzu ortaya koymalıdır.

Sanırım giderek daha çok blog yazarı arkadaşımız, doğrulardan yola çıkarak, insan olarak düşmemiz mümkün olan değerlendirme hatalarını en aza indirmek için bilinçli bir dengeli tutum içinde bulunarak ve tüme-varımlarında, tümden-gelimlerinde geleneksel mantık kurallarına uymaya çok özen göstererek… Ve bu sınıfa giren yazılarını, vaat ettiği veya bizim alışageldiğimiz aralıklarla ve düzenli şekilde yazarak, hepimizin gönlünde “yazar” tahtına oturuyorlar, oturacaklar.

M.Can Kaymaz: Çoğu üretimin bir başarı kriteri vardır. Gazete için tiraj, televizyon için reyting gibi. Yazarlar için başarı kriteri nedir? Çok okunmak mıdır, yazılarının çok paylaşılması mıdır, çok yorum almak mıdır? Bir yazar “başarılıyım” demesi için ne olmalıdır, neyi kendine hedef almalıdır? Sizin ifadenizle, “gönlümüzdeki yazar tahtına oturmak” kriteri nasıl somutlaştırılabilir?

Hakkı Öcal: Kolay ölçüt, Google Analytics, tabii! Eğer bazıları gibi “Ziyaretçi herşey demek değildir!” dersen o zaman bu sorunun cevabı çok öznel olacaktır. Çünkü sana göre başarı kriteri bana göre yeterli olmayabilir; veya tersi! Ortak bir paydada buluşmak da zor. Yine de deneyelim. Söz gelimi, tersten gidelim: başarısızlığı tanımlamak kolay çünkü.

Ama önce şu Analytics meselesini ve ona yönelik itirazları ele alalım. Deniliyor ki, “Eğer Web sitesinin bir ‘misyonu’ varsa, o zaman önemli olan, yani başarılı sayılmak için yapılması gereken ilk ve hatta tek şey, Internet’te varlığını sürdürmektir; var olmaya devam etmektir. Doğru bence bu. Misyonunuzu nasıl tanımladığınıza da bağlı biraz ama diyelim ki siz “Ben, geleneksel medyanın hiç girmediği bir alanda, girmesi gerektiği halde şu ya da bu sebeple, mesela tabu saydıkları için, mesela gereksiz bir oto-sansür uyguladıkları için, korktukları için, her ne sebepse, o sebepten dolayı yerine getirmedikleri bu işlevi yerine getirmekle görevliyim!” diyorsunuz ve bir bakıma bütün bir medya için adeta proxy hizmeti yapmaya kararlısınız. Bu durumda, o tabu, oto-sansüre sebep olan görünür-görünmez sansür veya benzeri yıldırma çabaları, başkalarını korkutan şeyin sizi de zaman zaman korkutması gibi şeylere aldırmadan, Internet’te varlığınızı sürdürmeniz, başarıdır.

Bu soyut ifadeleri somuta indirgeyerek, o somut örneklerin tartışılmasını istemiyorum. Ama ‘misyon’ deyince ne anlıyorsanız, o alanda eğer sadece siz varsanız veya var olan bir kaç siteden birisi sizin siteniz ya da blogunuz ise, bu varlığın sağlanması ve sürdürülmesi başarıdır, hiç kuşkusuz.

Bu durumda elbette ziyaretçi rakamları, tekil ziyaretçiler, tık sayıları, hit rakamları sizin için bir anlam ifade etmeyebilir. Yine de derim ki böyle bir ‘misyon sitesi’ bile Web Analytics tablolarından yararlanabilir. Mesela bounce rakamlarına bakabilirsiniz: ziyaretçilerinizin yüzde kaçı, sizin kendiniz için tanımladığınız site ziyaret şemasına uygun davranıyor veya yüzde kaçı ilk sayfaya baktıktan sonra çıkıp gidiyor? Her bir ziyaretçiyi sitenizde ne kadar süreyle tutabiliyorsunuz? ve her ziyarette kaç sayfa görüyor ziyaretçileriniz?

Tamam: siz bir misyon ifa ediyorsunuz ve dolayısıyla bir haber sitesinin sahip olabileceği günlük ziyaretçi sayılarına sahip değilsiniz; veya henüz değilsiniz! Ama ziyaretçiniz bir kişi bile olsa, geldiği sayfadan sonra başka bir sayfa görmeden veya geldiği sayfada o sayfanın içeriğini okumak/izlemek için gerekli zamanı bile harcamadan çıkıp gidiyorsa, bu sizin misyonunuzu yerine getirme adına başarısız olduğunuzu gösterir; çünkü amacımız ziyaretçilerimizi mümkün olduğu kadar uzun süre sitemizde tutmaktır; mümkün olduğu kadar çok sayfayı ziyaret etmesini sağlamaktır.

Burada bir parantez açayım izninle Can; ve büyük bir ortak derdimizi dile getireyim. Günümüzde özellikle Türkçe haber sitelerinde bir eğilim var: “Haberin başlığını merak uyandıracak şekilde verirsem, ziyaretçiler bir sonraki sayfayı görmek için verdiğim link’i tıklarlar” anlayışı! Bu anlayış sonunda haber sitelerini haberin başlığında veya fotoğrafında haberin ana unsurlarını gizlemek gibi bir çarpıklığa yol açtı. Çarpıklık diyorum, sapıklık dememek için. Ama olmaz böyle bir şey! Haberin beş ana unsuru vardır, ki burada tekrar etmeyeceğim. Bu unsurları ezbere sayamayan insanın zaten gazetecilikle, habercilikle, blogculukla ilgisi olamaz. Başlık, bu unsurların “en aykırı” olanlarını özetleyen bir cümledir.

Burada bir parantez daha açayım: Güneri Cıvaoğlu gibi kişilerle basın-yayınımıza girmiş bir hastalık, bu cümleyi, onun ifadesiyle “kapsül hale getirme eğilimiydi. Şöyle özetlenebilir: Bilmem Neye Bilmem Ne Şeysi. Örnek: Belediyelere Zam Şoku! Ya da Öğretmenlere Müdür Baskısı! Kim, kime baskı yapıyormuş? Hangi öğretmenlere? Hangi müdürler? Ne zaman olmuş, oluyormuş bu baskı? Hiç belli değil. Önemli olan okuyucuyu şaşırtacak bir slogan, kapsül başlık. Daha da olmadıysa “Şok” kelimesini kullanırsın: Şok! Öğretmenlere Müdür Baskısı. Yani okuyucuya diyor ki editör bey: Sen bu başlığı okuyunca çok şaşırmalısın ve hemen gazetemi almalısın. Oysa bir Ecved Güresin’in, bir Nezih Demirkent’in, bir Abdi İpekçi’nin içinde fiil bulunmayan başlıkları, sanırım koca meslek yaşamlarında ya üç, ya da beştir!

Bu Internet haber sitelerine “Bilmem kim yaptığı yapacağını” kepazeliğinden tut, “Çarşı’nın yeni afişinde ne yazıyor bilin bakalım” ilkelliğine kadar uzanan bir yelpazede yansıdı. Bu arada afişin fotoğrafında haberin sözüm-ona konusu olan ifadenin de silindiğini belirtelim! Bu habercilik filan değil tabii. Bu gazeteciliğin dişlerinin sökülmesi, haberciliğin iğdiş edilmesidir! Bunun üzerinde daha çok ama çok durmak gerekir. Ama burada bu parantezleri kapatalım!

Şimdi: misyonerliği irdeledikten sonra geriye, ana-akım sitelere, bloglara dönebiliriz, ki bu alanda Web Analytics, çok sağlıklı olmasa da, bize başarının somut ölçüsünü ve başarılı olmak için gerekli ipuçlarını verebilir. Sitenize kim geliyor; nereden geliyor? Ne zaman geliyor? Nelere geliyorlar? Bir haber sitesinin sahibi-editörü günün herhangi bir saatinde en çok trend yapan içeriğini bilmiyorsa, bu işi bırakıp gidip tavuk çiftliği kurmalıdır. Diyelim ki bu sabah saatlerinde Irak’ta merkezi hükumetle Kürt Bölgesel Yönetimi arasındaki askeri gerginlik sitenizin baş haberi oldu; bu trendi sürdürmek için bu alanda ne yapabilirsiniz diye düşünmelisiniz. Bu haberin yer aldığı sayfaya hemen konuyla ilgili diğer haberlerinizin link’lerini koyabilirsiniz. Bu konuda bir foto-galeri düzenleyebilirsiniz. Aynı düşünceyle blog siteniz son yazınıza değil de bir önceki yazıya hit almaya devam ediyor diyelim. O blogun konusuna devam edebilirsiniz. O sayfaya yeni linkler koyabilirsiniz. O yazıya gelen yorumları tek tek yanıtladığınız veya tartıştığınız yeni bir yazı yazabilir ve bu yazının link’in eski blogun görünen bir yerine koyabilirsiniz. Analytics tablolarının kısa dönemde, hatta günlük kullanımı böyle başlar.

Bu tablolar uzun dönemde yapmanız gerekenleri de söyler size: Günlük trafik eğriniz, sabah 07-10 ve akşam  20-24 arasında artıyorsa, öğrenciden çok profesyonel kişilere hitap ediyor olabilirsiniz. Zirve saatleriniz 10-19 arası ise ziyaretçilerinizin çoğunluğu genç ve öğrenci olabilir. Arama motorlarının ne istediğini, meta etiketlerinizi düzenleyerek arama sonuçlarındaki yerinizi nasıl etkileyebileceğini size söyleyen, bunu optimize eden uzman (SEO uzmanı) kişi veya kuruluş, Web Analytics tablolarınızı okumanıza ve bunlardan sonuçlar çıkartmanıza da yardımcı olabilir.

Bu tırnak içinde başarının somut ölçüleri olabilir. “Şu yüzdeyi tutturmak” veya “Şu zaman dilimlerindeki oranımı arttırmak” gibi kriterler koyabilir ve bunu sağlamak için ne gerekiyorsa yaparsınız.

Fakat başarının çok daha başka ölçümleri olabilir; veya siz başarı dendiğinde çok farklı bir şeye ulaşmış, çok farklı bir şeyi sağlamak istemiş olabilirsiniz. Ki başta sonunun zor veya öznel cevabı derken bunu kastettim.

(6)M.Can Kaymaz: Biraz kişisel bir soru olabilir hocam ama, bir önceki soru ile bağdaştırarak, siz kendinize neyi hedef aldınız daha iyi bir yazar olmak adına?

Hakkı Öcal: Güzel, zor olan cevabı vermeyi burada deneyebiliriz çünkü öznel bir durumdan söz edeceğiz ve ben bu öznel durumu biliyorum; çünkü benim koyduğum bir ilke veya benim gözettiğim bir hedeften söz edeceğiz. Kişisel olacak kendimden söz edeceğim; bunun için utanıyorum ama özel’den söz etmek için insanın kendinden söz etmesi çok kolay!

Yıllar önce Can, yani daha 1994’ün Mart-Nisan gibi bir zamanında, bir yıl sonra yapılacak olan Birleşmiş Milletler’in Habitat II-İnsan Yerleşmeleri üzerine ikinci konferansa hazırlık olarak ünlü fotoğrafçımız Mehmet Biber ile Güney Doğu Anadolu Projesi çerçevesinde fotoğraflar çekmek üzere bölgeye uzun bir seyahat yaptık. Gündüzleri fotoğraf çektikten sonra, akşamları yapacak hiç bir şey olmuyor; Sular İdaresi’nin lojmanlarında adeta zaman öldürüyorduk. Bu zamanı değerlendirmek için o sırada Türkiye’de çıkmakta olan ne kadar bilgisayar dergisi varsa, hepsini alıp satır satır okudum! Dergilerde ortak bir nitelik gözüme çarptı: dergileri yayınlayan geleneksel gazeteciler çoğunlukla yayınladıkları bir yazının neden bahsettiğini bilmiyorlardı! Bunu kınama anlamına söylemiyorum; bu tespiti yaptığım zaman da amacım kınama değildi. Yıl 1994’tü! Bilgisayarın kendisi topluma ne kadar girmişti ki, gazete-dergi editörleri bilişim teknolojilerine ne kadar aşina olabilirlerdi? Şimdi elbette o teknolojilerle büyüyen gençler gazetecilik-dergicilik, yayıncılık yapıyorlar, ve tabii böyle bir sorun yok. Ama o zaman vardı! Dergilerin yüzünden okuyordunuz yayıncının kendi yayınının nelerden bahsettiğini bilmediğini!

Yazıların içeriğini sağlayan teknik adamların yazılarında da ortak bir özellik vardı: yazılar teknik adamlar tarafından, teknik adamlar için yazılmış gibiydi. Yine hatırlayalım: o tarihte henüz kitlelere yönelik bilişim teknolojisi yazısı yoktu ki; dergilerin yazarları halka göre yazı yazsın! Alışkanlık, teknik yazıların teknik adamlar için yazılıyor olmasıydı. MAN yazarları, “yazar” olmuştu ve ürün elbette bir Unix Manual’inden farklı değildi! Bilişim teknolojileri bugün hala bir çok insanı ürküten konuların başında gelir. Gelmez mi? Hele o zaman!

Seyahat dönüşü, Amerika’ya dönmeden önce, o zamanki Byte dergisini yayınlayan İhlas Holding’in bir üst yöneticisi ile samimi bir görüşme imkanım oldu ve bu gözlemlerimi kendisine aktardım. O da kestirmeden, “İşte sana açık davetiye!  Gel Byte’ta yaz; ne yaptığını görelim!” dedi. Sınama anlamına mı? Meydan okuma mı? Ama kendisi beni Hürriyet’ten tanıyan bir büyüğümdü ve eminim ki bu sözler sadece bir arayışın yansımasıydı; çünkü kendisi de kendi dergisinden söz ederken “Benim anladığım şeyler değil ama..” diye bir ihtiyat kaydı koymuştu.

Sordum “Bilgisayar kullanıyor musunuz?” diye. Evet, holdingde bütün yöneticilere IBM Workstation’lar verilmişti. IBM 1990’da RISC System/6000 adıyla yeni bir dizi  workstation üretmişti ve bunların daha küçük bir versiyonu, Personal System/1 (PS/1) adıyla küçük büro ve ev kullanıcılarına sunulmuştu. Bu, DOS 4.0 ile çalışan bir sistemdi ve üzerinde Windows 2.1 vardı. Ki o yıl Windows 3.0 piyasaya sürülecek ve PS/1’i olanlar için gerçek bir multitasking ortamı doğacaktı. Yani bu aziz büyüğümüzün elinin altında o zamana göre en modern bilgisayar ve işletim sistemi vardı.

Devam ettim sormaya:

“-Masanızda bilgisayar var, ama kullanıyor musunuz?”

“-Evet artık gazete tirajları ve diğer firmaların üretim, satış, stok rakamları günü gününe modemle geliyor!”

PS/1’de 2400-bps Modem vardı! Bu hızı bugünkü Internet hızlarıyla kıyaslamaya kalkmayın; ama dünyanın en yavaş modemi bile pazarlama bilgilerinin bir özel ulakla gönderilmesinden hızlıydı!

“-Peki, Byte’a bakıyor musunuz?”

“-Dedim ya Hakkı bey, teknik konular beni aşıyor!”

İşte sevgili Can, bu noktada ağzımdan çıkan sözler benim bilgisayar yazarı hayatımı başlatan bir “misyon bildirimi” oldu ve o günden bu yana da devam etti:

“-Ben öyle bir yazı yazacağım ki, (a) baştan sona okuyacaksınız, kendinizi sıkmadan, eğlenerek ve öğrenerek okuyacaksınız ve (b) yazı bittikten sonra mutlaka bilgisayarınızın başına geçeceksiniz ve bir şeyler yapacaksınız.”

İlk bilgisayar yazımda da, eğer bilgisayar teknolojileri ile ilgili bir şey yazarsam bugün de ilkem aynı oldu başarı için:

“Okuru derginin başından kaldırmak ve bilgisayarın başına geçirip, yeni bir şey yapmaya, öğrendiği bir şeyi sınamaya, bugüne kadar yapmadığı, olmaz sandığı bir şeyi denemeye teşvik etmek!” (Hatta zorlamak, mecbur bırakmak!)

Kaç genç, bu misyonun uygulamalarından birine takılıp da oturup hayatında ilk kod’u yazdı? Kaç genç, bu yazılardan birinden yeni bir ofis otomasyonu öğrendi? Kaç genç, bilgisayarı Workstation olarak kullanmayı bırakıp, Server olarak kullanmaya başladı? Bilemiyorum; ama benim için, kendime biçtiğim başarı kriteri sürekli öğrenmek ve sürekli paylaşmak oldu. Dergilerle verdiğimiz bilgisayar kitaplarına bakıp “Amma da çok dil biliyormuşsun?” diyenlere cevabım “Hayır çok dil bilmiyorum; ama öğreniyorum!” oldu. Çünkü daima öğrendiğimi yazdım; paylaştım.

“Bilgi paylaşıldıkça çoğalır!” dedim ve buna ilk riayet eden kişi olmaya özen gösterdim.

Şimdi böyle bir hedefe ulaşmada başarının ölçütü nedir? Yani kaç okuyucu bilgisayarının başına geçmelidir benim yazımı bitirince ki ben kendimi başarılı olmuş sayayım? Yok böyle bir ölçü. Olamaz da. Aldığım mesajlar, IRC sunucularında, ICQ gruplarında, BBS’lerde, forumlarda yapılan atıflar bir ölçü ise de, modern anlamda mukayese edilebilir, sınanabilir ölçü olarak kabul edilmesi mümkün değil. Dolayısıyla, başa dönüyorum; “Siz eğer kendinize tayin ettiğiniz misyonun yerine getirildiğine inanıyorsanız, bu başarıdır. Özneldir, yani sübjektiftir; ama ölçüdür.

Dergi ile online yayının etki ölçmede bir benzerliği vardır: Birinde trajlar elinizin altındadır; bugün de elimizin altında Web Analytics var. Ama traj size derginin bir bütün olarak etkinliğini gösteriyor. Yine de satılan her bir derginin kaç kişi tarafından okunduğunu bilmeniz mümkün değil. Hele bilgisayar dergisi gibi, okulların kitaplıklarında yüzlerce kişi tarafından paylaşılan kaynakların etkinliğini ölçmek gerçekten zor araştırma yapmadan.

Bugünkü imkanlar olsaydı, yazılarımız sadece online olsaydı yani Google Analytics veya benzeri araçlar bulunsaydı; unique veya toplam ziyaretçilerin sayılarını bilseydik; her bir makalenin ziyaretçisinin o sayfada kaç dakika harcadığını görebilseydik, bu subjektif başarı veya başarısızlık yargısına somut bir kılıf bulabilirdik.

Ama sonuçta yine de bu rakamlar gerçekten bir başarının ölçüsü olur muydu?

Hayır! Çünkü sonuçta çizdiğiniz hedef o kadar öznel, hatları o kadar muğlak ki, bunun rakamsal olarak ifadesi çok zor. İmkansız değil; ama zor.

Bilmiyorum sorunun tam cevabı oldu mu?

M.Can Kaymaz: Tabii ki oldu, hocam. Sadece sorumun cevabı değil, bakış açıma, hedeflerime, blogculuk üzerine kriterlerime de katkısı oldu. Açık ve net olarak söylemem gerekirse inanılmaz verimli, zevkli, heyecan verici bir söyleşi oldu benim açımdan. Öğrenmeyi bir kenara koyarsam (ki konulabilirse), her saat merakla Google Drive’daki dosyayı açtığım bir söyleşi oldu benim için. Acaba bir şey yazdınız mı, acaba bir not düştünüz mü diye.

“Hiç bitmese” diye söylenen güzel sohbetler vardır ya, onlardan biri oldu benim için. Ama sanırım her güzel şeyinde bir sonu var :). Son olarak değerli Hocam, eklemek istediğiniz, blog yazarlarına, blogculuk yapanlara kısacası bizlere, tavsiyeleriniz var mı?

Hakkı Öcal: Estağfurullah! Tavsiye değil de, kendi kendime çıkarttığım derslerin bir tekrarı dersek; tabii başta okumak, çok okumak geliyor. Hani bazı bilgisayarla ilgili yardım belgelerinde, arıza kaynağı arama listeleri vardır; en başta mesela “Yazıcının elektrik fişi, prize takılı mı? Prizde elektrik var mı?” gibi–insana ilk bakışta ahmakça görünen–bir madde vardır! Aynen o hesap: bilinen ve herkesin bildiği, herkesin yaptığı bir şeyi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi ama yine de söylemeden geçemeyeceğim. Şiir üzerine blog veya Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Dairesi için hukuk metni yazın; hiç fark etmez. Eğer ortaokul-lise Türkçe ve Edebiyat ders kitaplarında adı geçen yazar ve şairlerin bütün eserlerini -altını çizerek söylüyorum: bütün eserlerini- okumamışsanız, yazınız işte öyle, sıradan bir yazı olur. Okuyacağınız her roman, her hikaye, her şiir size, anlatımınıza yeni bir boyut, çizeceğiniz imgeye, anlatacağınız hikayeye, sunacağınız yaklaşıma anlaşılabilirlik katacak; beğenilme ihtimalini, oranını arttıracaktır. “Ömer Seyfettin okumanın bana ne katkısı olur?” diyen arkadaşın hayatında baştan sona, zevkini çıkartmak amacıyla oturup bir Ömer Seyfettin hikayesi okumadığına bahse girerim! Sev-sevme! Nazım Hikmet’in, Necip Fazıl’ın her şiiri bir Türkçe dersidir. Mustafa Kutlu’nun her kitabı esasında 5 bin liralık bir “Yazım Kursu” değerindedir. Blog veya gazete makalesi, bütün mesele, yazı işinde meramını anlatmak değil mi? Anlatım, derste değil, iyi-güzel bir anlatıma tanık olunarak öğrenilir. Bunu da dilimizin edebiyatını oluşturan insanlar yaparlar.

Bilgi! İkinci husus, hakkında yazdığın şeyi bilmektir. Yani kıyısından köşesinden değil, derinlemesine bilmek. Bir öğrenme sürecinin öyküsünü anlatıyorsanız, tamam, deneyimlerinizi sadakatle, yanılgılarınızla, hatalarınızla, başarısızlıklarınızla, olduğu gibi aktarmanız beklenir. Doğru bildiğiniz şeyleri bize yazıya dökerken kontrol edin. Bu araştırma çağında, arama-motoru devrinde bir şeyin doğruluğunu eğriliğini anlamak bir kaç dakika alır. İnsan belleği kadar kolay yanılan başka bir kayıt ortamı yoktur. 20 yıl önceki bir kokuyu bile hatırlarız da, IBM PS/2’nun hangi yıl piyasaya çıktığını hatırlamayız! Oysa o bilgisayarı edinmek için nasıl da paralar biriktirmiştik; dükkan dükkan gezip indirim aramıştık! Ya da Windows NT’nin piyasaya çıktığı zamanı! Ben 1993 diye hatırlıyorum ama! Ne olur bir bakıversen? Belki 94’tü. Aman ne olur bir tarihi yanlış yazarsam!? çok şey olur. Dünya yıkılmaz ama doğru tarihi hatırlayan birisinin nezdinde, itibarın yıkılır! Dünyayı yeniden yapmak belki yıkılan bir itibarı yeniden inşa etmekten daha kolaydır.

Kolaylaştırın; zorlaştırmayın yazılarınızda! Özellikle bir işin nasıl yapılacağını anlatıyorsanız, en basit terimlerle anlatın. Çok bayıldığım bir söz okumuştum bir tarihte bir “sözlük” sitesinde: “Anneye anlatır gibi anlatmak” diye.. Bütün anneleri tenzih ederim bu sözün geniş anlamından. Ama doğru olan şu ki eğer DNS değiştirmenin ve böylece hükumetin veya bir yargıcın yasakladığı bir siteye girmenin yollarını tartışıyorsanız yazınızda, bu yazıyı okuyan herkesin, ama herkesin, anneniz dahil herkesin, bilgisayarının ayarlarını değiştirebilme becerisi edinmesi şart. Bunun tek çaresi, herşeyi açık ve seçik ve olduğu gibi yazmaktır. “HOST dosyasını açın” yerine, “Masaüstündeki Başlat düğmesini tıklatın ve açılan listeden Bilgisayar maddesini seçin..” diye başlayın herşeyi olduğu gibi yazmaya. Hiç bir şeyi “Anlarlar nasıl olsa.. Bunu herkes bilir!” gibi varsayımlara bırakmayın. Evet herşeyi bir bazı kişiler için yazınız belki biraz basit görünecektir; bırakın bir kaç kişi sizi “basit” bulsun; çoğunluğun “anlaşılmaz” bulmasından iyidir. Uzmanlaşmanın getirdiği tehlikelerden bir diğeri, jargon’dur; yani o alanın uzmanları arasında klişeleşmiş kestirme yol haline gelmiş ifadelerle konuşma-yazma! Bu belki gerçekten uzman insanlar topluluğu içinde insana bir yer kazandırır ama genel kitle jargonları anlamaz; kaybeden okur yani dolayısıyla yazar olur!

Yazı uzunluğu optimum olmalıdır: yani o konunun gerektirdiği kadar uzun olmalıdır bir yazı. Ne kısa, ne de daha uzun. Çetin Altan’a atfedilen bir söz vardır: “Kısa yazabilecek kadar usta gazeteci değilim!” Bir insan ustalaştıkta, konusundaki uzmanlığı arttıkça, herşeyi daha kestirme ifade edebilir. Bunun yararı da vardır bence, zararı da. Uzman kişi, konunun özü nerededir bilir. Ama uzmanlık arttıkça başkaları özellikle okuyucuları hakkındaki  varsayımı da artar insanın. “Bunu bilmeyecek ne var?” demeye başlar insan. Bunu doktorlar, diş tabipleri ve otomobil tamircilerinde rahatça görebilirsiniz! Ağızlarından kerpetenle aldığınız üç kelimeyi de anlamak için ya tıbbiyeyi bitirmiş olmanız gerekir, ya da 10 yıllık tamirci çırağı! Öyle olmayın: Siz yazarsınız, okuyucular size bilgi almaya, görüş edinmeye geliyorlar. Doktorum derdimi açık ve seçik anlatamasa da sorun değil: sonuçta verdiği ilaç işe yarayacak mı, yaramayacak mı ona bakarım. Otomobil tamircisi de öyle. Arabam işleyecekse, mesele yok! Ama blog yazısı okumak öyle değil. Yazı bittiğinde ben hala bu yazarın ne demek istediğini düşünüyorsam–yazıdan ders alma ve sonuç çıkartma ve bunu kendi hayatıma uyarlama açısından düşünmeyi kastetmiyorum–ortada ters bir durum var demektir.

Einstein’ın belki de en güzel hayat dersi, “Aynı şeyi defalarca yapıp, ama her seferinde farklı sonuç beklemenin enayilik olduğu” ifadesidir. Dolayısıyla son nokta, eğer bir tarzdan sonuç alamıyorsanız, bir uslup, bir anlatım tarzı size arzu ettiğiniz–kendiniz için tanımladığınız–başarıyı sağlamıyorsa, bırakın o tarzı, uslubu. Başka bir yöntem uygulayın. Internet ortamının, yani blog yazarlığının kolay tarafı bu! Gazete-dergi gibi onlarca amir-müdür, editör süzgecinde, denetiminde değilsiniz! Karar sizin! Esnek olun; denemeye açık olun.

Sevgili Can: Bunlar dediğim gibi tavsiye filan değil; kendim için çıkarttığım sonuçlar. Belki sana veya okuyucu kardeşlerimizden birine uygun gelmeyen şeyler var içinde. O zaman şu son noktaya dikkat etmeni, etmenizi rica ederim: Daima kalbinizi dinleyin; kendi doğrularınızı kendiniz bulmaya çalışın. Birey olun, asla bir sürünün bir parçası olmayın! Yani burada yazdıklarımı yok sayın ve kendiniz için neyin doğru olduğuna inanıyorsanız, onu yapın.

M.Can Kaymaz: Ben tekrar tekrar teşekkür ediyorum değerli hocam. Sizinle sohbet imkanı bulabilmek, bir paylaşım içerisinde olabilmek onur verici. Kendi adıma inanılmaz verimli, keyifli ve heyecan uyandıran bir söyleşi oldu. Değerli vaktinizi ayırdığınız için, verdiğiniz detaylı ve hoş cevaplar için, bizlere bu söyleşi sayesinde destek olduğunuz için bir kere daha teşekkür ederim. Saygılarımla…

Bu yazının aslı şurada yayınlandı:

http://www.cnkymz.com/hakki-ocal-ile-blog-yazarligi/
http://www.cnkymz.com/hakki-ocal-ile-blog-yazarligi-uzerine-2/

Reklamlar

About hakkiocal

1949 yılında Ankara'da doğdum. Ankara, Kırıkkale ve Yozgat'ta liseyi bitirdim. 1971'de AÜ-SBF'den mezun oldum. 1969 yılında Hürriyet gazetesinin Ankara bürosunda gazeteciliğe başladım. Hürriyet Haber Merkezi Müdür yardımcısı olarak çalıştım. Daha sonra Yazı İşleri Müdürlüğü'ne atandım. 1975 yılında Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler'de master'a başladım. Sonra doktoraya devam ettim. 1980-81 ders yılında Harvard Üniversitesi'nde Prof. Samuel Huntington'ın başkanı olduğu Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde doktora-sonrası çalışması yaptım. Sonra Tercüman gazetesi Genel Yayın Müdürü oldum. Orada arzu ettiğim gazeteyi kurmama Nazlı Ilıcak'ın engel olacağını anlayınca ayrıldım ve Güneş gazetesine Genel Koordinatör oldum. 1985'te bütçesini ABD Kongresi'nin verdiği Uluslararası Yayın Kurumu'a katıldım. Amerika'nın Sesi Radyosu'nda radyocu ve IT uzmanı olarak çalıştım. 2013'de aziz vatana dönüp, Bahçeşehir Üniversitesi'nde rektör danışmanı ve öğretim üyesi olarak görev yaptım. Şimdi aynı görevleri İbn Haldun Üniversitesi'nde sürdürüyorum. Evliyim.. Çocuğum yok.
Bu yazı Blog Yazarlığı, Gazetecilik içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Lütfen boş geçmeyin, yorum yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s